Benden- GÖRMEK-EDWARD HOOPER




Hooper'ın tabloları ile tanışmış mıydınız? Ben tanışmamıştım. Alain De Botton' ın Görmek ve Farketmek kitabı sayesinde tanıştım ben de. Kitabı okuduğum günden beri ara ara tabloları açıp bakıyorum.




Resimden çok anladığımı söyleyemem ama tablolar beni çok etkiledi. Yalınlık ruhumuza hitap ediyor sanki.





Yalnızlık ise günümüzün ve belki de tüm zamanların yalnızlığı. 






Her birimiz farklı şeyleri hissediyor olabiliriz resimlere bakınca. Ama günümüzün en büyük problemlerinden biri olan tüketim her şeyi alıyor elimizden. Öyle ki bakıp görmüyoruz.






Ressam Edward Hooper 1882-1967 yılları arasında yaşamış. Ününe 1920 li yıllarda erişmiş, ışığı kullanışı ve geniş açılı perspektifi ile ünlü bir ressam.






Her gün gelip geçtiğim yollarda görmediğim neler var diye düşünüyorum. Eminim ki bir çok şey. Çevremizi görmeyişimiz gibi duygularımızda köreliyor sanırım. Olan bitenlere de duyarsız kalıyoruz. Görmekle ilgili eğitim almak isterdim. Hatta keşke çocuklarımız böyle bir eğitim alabilseler.


Kitap paylaşımlarım da olduğu gibi tabloların bana hissettirdikleri ile ilgili yazmak istedim ve öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak. Zira görebilmek için en çok ihtiyacımız olan şey bilgi ve sanat değil mi?





Çocuk Kitapları-SUYU SEVMEYEN KROKODİL-GEMMA MERINO


Çocuk kitapları kısmında bu hafta Suyu Sevmeyen Krokodil var. Okul öncesi çocuk kitapları demek daha doğru, kızımın yaşı sebebiyle ilgi alanım bu yönde. Umarım sizlerin de işinize yarar. Kızım kadar bu kitapları ben de çok seviyorum. Ayrıca şunu da belirtmeliyim, kitaplar onların şu küçücük yaşlarında o kadar etkililer ki açıkça gözlemlenebiliyor. Kelime dağarcıkları ve hayal dünyaları müthiş gelişiyor.

Kitabımızın tanıtımına geçmeden önce sinema etkinliğimizden bahsedeyim biraz, belki çocuğu olanlara bir fikir verir. Bugün Minyonlar'ın yapımcısının bir filmi olan Grinch'e gittik kızımla. Kötü biri olan Grinch'in kötülükten iyiliğe nasıl evrildiğini izledik birlikte, tam bir yeniyıl ve kış hikayesi. Görüntüler çok güzel, ailecek izleyebileceğiniz bir animasyon filmi.

Gelelim kitabımıza.Krokodil kardeşler Margo, Marlon, Mörvin, Marvin, Mörfi ve Arnıld'in hikayesini anlatıyor bizlere. Bu kardeşlerin biri hariç en sevdikleri şey suda oynamak. Arnıld kendini ne kadar zorlarsa zorlasın bir türlü suyu sevemiyor. Suyu sevebilmek ve kardeşleri ile suda vakit geçirmek için elinden geleni yapıyor ama nafile. Arnıld ağaçlara tırmanmayı, dallarda sallanmayı seviyor. Arnıld çabalıyor çabalıyor, tüm bu çabaların sonunda Arnıld'ın bir krokodil değil bir ejderha olduğu anlaşılıyor.  Meğer bir ejderhanın yumurtası krokodil yumurtaları arasına karışıyor ve hepsi birbirine benzediklerinden, Arnıld tesadüfen ateş püskürtene kadar kardeş olduklarını zannediyorlar.

Kitabın boyutu yine büyük. Yayınevi Pearson. Resimler çok güzel, çocukların hayal dünyasına hitab ediyor, ben bile kendimi hikayenin için de buluyorum. Okul öncesi çocuklara üç yaştan itibaren uygun diye düşünüyorum.

Miniklere bol hayalli, bol eğlenceli dakikalar...





KUŞLAR DA GİTTİ- YAŞAR KEMAL




Bu romanı okurken aklıma ilk gelen soru şu oldu: Yoksulluk bu dünyadaki en ağır şey mi? Sanırım öyle. Karşı çıkanlar olabilir ama benim fikrimce öyle. Çünkü başka hangi türde acıları olursa olsun insanın, yoksullukla birlikte iyice katmerleniyormuş gibi geliyor çektikleri. Bu yüzden de işte bizim edebiyatımız da mutlaka kıyısından köşesinden de olsa değinir hep o yokluğa, bilir belki de bizim milletimizin bam teli hep orada titrer, hep yokluk çekmiştir çünkü Anadolu, çünkü yoktur işte, yok olan, olmayan şey, çaresiz olunan...Türetilebilir yüzlerce.

Bu kısa roman, Yaşar Kemal'in tefrika edilmeden yayınlanan ilk romanı. Kısa roman bana göre mükemmel bir şey, 79 sayfa ne kadar da çok şey anlatıyor bizlere.

İstanbul'da kuş yakalayıp azat buzatlık satmaya çalışan bir grup yoksul çocuğu anlatıyor, çocuğu anlatırken insanlığı da anlatıyor, insanlığın ne zaman yitip gittiğini sorgulatıyor bizlere. Peki azat buzatlık kuş ne demek? Eskiden çocuklar İstanbul'da meydanlarda, cami önlerinde, parklarda kuşları yakalayıp satarlarmış. Alan kişilerde 'Azat buzat beni, cennet kapısında gözet beni' diyerek  salıverirlermiş. Özgürlüğüne kavuşan kuşların onları cennet kapısında gözeteceklerini düşünürlermiş.

Çok duygu yüklü bir roman, Yaşar Kemal'in de en çok okunan dördüncü romanıymış.

Size kitaptan birkaç alıntı:

"Bir mavi kuş vardı, o zamanlar, şimdi gelmez oldu, kökü kesildi zaar. Küçücüktü, bir başparmaktan az iriceydi. Belkide daha iriydi de, insanın kafası makina değildir ki, küçüğü büyük, büyüğü küçük anımsar. Som mavi, güzel, biçimli gagalı, iri kapkara gözlü, lekesiz, yanardöner mavide bir kuştu. Mavisi insanın yüzüne gözüne bulaşır, içinde bir aydınlık seli gibi boşanırdı. Dünya aydınlık, güzel, sevinçli bir som mavide balkırdı. Kuşlar geceyi, ay ışığını bile mavilerdi."


" İnsanlık öldü mü? dedim.
Yok dedi, "ölmedi, ölmedi ama, bir şeyler oldu, başka bir yerlerde sıkıştı kaldı herhalde?"
Nerede kaldı acaba?"
Mahmut'un yüzü bir sevinç ışığında şakıdı. İnsanlık belki Mahmudun bu ağız dolusu gülüşünde, bu yürek dolusu sevincindedir, kim bilir, belki...
'Kuşlar da gitti' dedi Mahmut."


Yaşar Kemal romanını yazarken kuşlar çoktan gitmişlerdi, biz bugün hala bu romanı okuyorken artık kuş değil gökyüzünü bile göremez durumdayız değil mi? Kimbilir belki gelecek nesiller yeniden bulur kuşları, biz bulamadık. Belki yine maviye balkır gökyüzü.

Keyifli okumalar.







KOLERA GÜNLERİNDE AŞK-GABRIEL GARCIA MARQUEZ


Marquez'in 1985 yılında kaleme aldığı roman, 19. yüzyılda başlayıp bir ömür süren bir aşkı konu alıyor. Aşkın birçok halini anlatıyor bize.

Yazarımız büyülü gerçeklik akımının ustalarından. Büyülü gerçekliğin en önemli özelliğı, her duyguyu zıt halleriyle birlikte konu alması bana göre. Okurken zihnimi oradan oraya sürükledi ve sürekli düşündürdü, yordu bile diyebilirim. Tabiki bu yorgunlukların en güzeli çünkü düşünürken yoruluyorsunuz.

İnsanın karmaşık yapısında, aşk denilen duygunun farklı boyutlarda, farklı şekillerde yaşanabildiğini, aynı kişilerin yaşamın getirdikleri ile birlikte birçok halini anlatıyor bize.

Yaşanmışlığın insan tanıma üzerine bizlere tecrübe kazandırdığına mutlaka katılıyorum ama insanın hayal bile edemeyeceği karakterler var hayatta ve okumanın bu yönümüzü de çokça geliştirdiğini düşünüyorum. Onlarca kişi, yüzlerce his tanımış oldum.

Florentino Ariza, Fermina Daza'yı tam elli üç yıl, yedi ay, on bir gün bekliyor. Beklerken iki tarafın da yaşadıkları hayatı daha doğrusu bir ömrü okuyoruz. Böyle bir ömürde sanki hissedilebilecek ne varsa anlatmış bize. Dönemin kolera salgını ve yine dönemin toplumsal karmaşası içinde yaşananlar.

Romanın kurgusu mükemmel, her satır okumaya değer. 394 sayfalık bir eser. Orijinal adı"El Amor en Los Tiempos del Colera". Benim elimdeki kitap 2009 basımı.

Roman, sinemaya da uyarlanmış. Yönetmeninin, filmin çekilmesi için Marquez'i çok zor ikna ettiğini okumuştum. Filmi izlemeye korkuyorum çünkü kitabı olan filmler malesef kitabın yoğunluğunda duyguyu yaşatamadığı için hayal kırıklığı olabiliyor.

Size kitaptan birkaç alıntı:

"Her şeye karşın, yüreğin belleğinin kötü anıları sildiğini, iyileri büyüttüğünü, geçmişe katlanmayı bu hile sayesinde başardığımızı bilmeyecek kadar gençti daha."

"İnsanların her zaman annelerinin onları dünyaya getirdiği zaman doğmadıkları, yaşamın onları bir kez daha, hem de sık sık kendilerinden doğmaya zorladığı düşüncesine kaptırdı kendini."

"Felaketlerde aşk daha yüce daha soylu olur."

"Yaşamın yıprattığı iki yaşlı evli insan gibi, tutkunun tuzaklarının ötesinde, umudun acımasız olaylarının, hayal bozumlarının yanılsamalarının ötesinde, sessizlik içinde yaşıyorlardı: aşkın ötesinde. Çünkü ne zaman, nerede olursa olsun, ama en çok da ölüme yaklaşıldıkça aşkın aşk olduğunun bilincine varmaya yetecek kadar yaşamışlardı birlikte."

"Ölümden çok yaşamdı sınırsız olan."

Keyifli okumalar.










Benden- KALBİMİZ KIRIK




 “Bu yıl çok güçlü performanslar vardı; nefes kesen işlerdi. Beni şaşırtan bir performans oldu. Kancalarını kalbime batırdı. İyi olduğu için değil, çok etkileyici ve işini yaptığı içindi. Hedef kitleyi güldürüp dişlerini gösterdi. Ülkemizdeki en saygın koltuğa oturması istenen kişinin, engelli bir muhabiri taklit ettiği andı bu. Ayrıcalık, güç ve mücadele kapasitesi açısından üstün biri. Bunu gördüğümde kalbim kırıldı ve aklımdan çıkaramadım, çünkü bu bir film değil, gerçek hayattı”…

2017 yılında, Altın Küre ödülünü alırken benim de hayranı olduğum Merly Streep’in bir konuşmasından bir alıntıdır yukarıda yer alan paragraf. Streep’in bahsettiği kişi anlamış olduğunuz gibi Trump. 

Konuşmayı ilk izlediğimde benim de kalbime kancaların battığını hissetmiştim, hemen hemen her gün artık birçok insanın yaşadığı gibi. Kalbimiz ne kadar da kırık! Sadece kendi ülkemizde değil kavramların birbirine girmesi. Dünyada da gözlemliyoruz işte böyle;  bu kibri, bu içi boşluğu.

Öyle bir yerdeyiz ki insanlığın kafası çok karışık. Göre göre birçok şeyi normalleştirmeye başladık. Bu şekilde oluyor çünkü. Alışıyoruz her şeye. Kabalığa alışıyoruz. Kötülüğe alışıyoruz. Ama alışmamalıyız. Doğru bildiğimizden şaşmamalıyız, nekazetle kabullenmeyi, karşı koymakla kabalığı birbirine karıştırmamalıyız.

3 Aralık Dünya Engelliler gününde sizlere beni etkileyen bir konuşmadan alıntı yaparak hissettiklerimi anlatmaya çalıştım. Hiçbir engelli kişinin engelinden ötürü bu psikolojik baskıya, bu zalimliğe maruz kalmamasını diliyorum. Biraz farkındalık yaratmak istedim. Düşüncelerimiz hücreler gibi bizi sarıyor çünkü. Son olarak sadece şunu söyleyebilirim; lütfen kabalığa izin vermeyin çevrenizde, kötülüğe izin vermeyin.

Bugün sebebiyle, biraz daha herkeste farkındalık yaratacak bir yazıya dikkatinizi çekmek istiyorum. ‘Kitaplara Kaçanlar’ adlı blog da paylaşılan güzel bir yazı. Aşağıda yer alan linkden ulaşabilirsiniz.


Sevgiler.

Çocuk Kitapları-TOMBİK AYI UYUYUNCA-KARMA WILSON&JANE CHAPMAN


Herkese merhaba. Pazar günleri bir çocuk kitabı paylaşma niyetindeydim fakat bu pazar yetişemedim. Pazartesinin ilk saatlerinde paylaşıyorum bende.

Kızımın en çok sevdiği kitabı, 'Tombik Ayı Uyuyunca' işte sizlerle birlikte. Bu kitabı ben de ayrı bir seviyorum. Niye derseniz sıcacık bir kitap. Şimdiki çocuklar yayınlar yönünden çok şanslı. Biz küçükken bu kadar çeşit yoktu.

Kitapta, bir kış günü, baş kahramanımız tombik ayı, mağarasında uyuyor. Ardından fare, soğuktan korunmak için mağaraya geliyor ve ateş yakıyor. Ateşi farkeden tavşan, porsuk, sincap, köstebek, çalıkuşu ve karga başlıyorlar hep birlikte eğlenmeye. Karınları acıkınca çorba yapmaya koyuluyorlar. Fare kara biberi çorbaya koyarken, bir karabiber tanesi tombik ayının burnuna kaçıyor. Tombik ayı hapşurarak uyanıyor...

Harika bir dostluk hikayesi.

Kitabın anlatımı da çok hoş. Cümleler birbirine o kadar uygun ki şiir okuyormuş gibi okuyorsunuz. Bu, çocukların daha da hoşuna gidiyor. Bir de doğadan bolca yansıma kullanılmış. "Fındıklardan yediler hep beraber. Çatur! Çutur! Kıtır!" gibi. Kızım, her seferinde burda kikirdiyor:)

Kitabın boyutu büyük. Çocuklar için böyle büyük ve az cümleli, bol resimli kitaplar çok uygun. Sanki onların dikkat süresine göre ayarlanmış gibi. İki yaş üstüne tavsiye edilebilir. Biz iki yıldır ara ara okuyoruz tombik ayıcığımızı.

Tombik Ayı serisi, yedi kitaptan oluşuyor. Yayın evi Pearson.

Küçüklere, büyüklere bol kitaplı günler :)


Benden-GEÇİP GİDEN ZAMANLARI BİR YERLERDE BULSAM






Zaman! Nasıl da değerlidir zaman, paradan bile değerlidir. Para tekrar kazanılır ama zaman kaybedilince, geri gelmez. Çok sinsidir bir de, hiç anlaşılmaz nasıl yitip gittiği. Bir bakıvermişsiniz seneler akıp gitmiş…

Zamanın bu kadar değerli olduğunu ne zaman fark ediyoruz peki? Genelde yaşımız ilerledikten sonra.

Kiminle konuşsam zamanı yok, dinlenmeye bile vakit bulamamaktan yakınıyor. Kiminle konuşsam yetişemediğini söylüyor. Yetişemiyorum, yetişemiyorum! Ben de zaman zaman yakınıyorum.

Zamanı doğru değerlendirebilmek için planlı olmak gerekli. Bir de herkesin birbirine saygılı olması gerekli. ‘’Saygılı olmak ne alaka?’’  diyebilirsiniz.

Şöyle bir alakası var anlatayım:

Toplum olarak biz özel hayatın tanımını tam olarak idrak edemiyoruz sanırım. (TDK tanımına göre “Kişinin kendine özgü yaşayışı, yaşama tarzı, kendisini ilgilendiren tutum ve davranışı” dır. ) Herkesin sadece kendine ait özel bir hayatının bulunması gerekir. Özel hayat deyince, hemen birilerinin arkasından iş çevirmek olarak algılanıyor. Benim bahsettiğim özel hayat,  bir kişinin sadece kendine ayırdığı vakittir. Okumak, araştırmak, ilgilendiği bir hobiyi yapmak, bazen sadece kafa dinlemek ya da bazen sadece kendi arkadaşlarınla bir şeyler yapmak gibi. Hayatı paylaşmak demek tüm zamanınızı birilerine harcamak değildir, eşinize çocuğunuza bile. Bu denli adanmışlık kimsenin işine yaramaz. Ruhunu besleyemeyen insanın, çoluğu çocuğu için de verimli olabileceğini düşünmüyorum, birlikte yaşamak birbirimize değer kattığımız zaman güzel. Tüm zamanımızı sevdiklerimize ayırmadığımız zaman onlar bundan kötü etkilenmeyecek bilakis, onların da kendilerine zaman ayırmalarını sağlamış olacağız.

Bunlar sadece benim düşüncelerim, çevreden duyduklarım, gözlemlerim.

Sizlerle paylaşmak istedim.

Değerli zamanınızı ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Benden- GÖRMEK-EDWARD HOOPER

Hooper'ın tabloları ile tanışmış mıydınız? Ben tanışmamıştım. Alain De Botton' ın Görmek ve Farketmek kitabı sayesinde tanışt...